Bazen attığım başlık altında ezilmemek için kamikazi korkusuzluğuna sahip imgelerden korunmak maksadıyla sırtımı duvara yaslarım. Yazmak belalı bir eylemdir çünkü . Karşıya attığın cümlenin şarjöre doldurulup gerisin geriye üstüne boşaltılma ihtimalinin yüksek dozda olduğu bir ortamdan geçiyoruz çünkü.

Kim hortlattı Kerbelayı? Kim bu canavarları besleyip silahlandırdı? Kimin barutudur alnımıza nişan alan silahlardaki? Coğrafyasında her evde susmuş bir fotoğrafı çerçeveleyip gözyaşı döken bir annenin beduasımıdır hayat?

Bundan olsa gerek, yazarken, suç işlemiş küçük çocuklar gibi göz altından bakıyorum biraz kırgın biraz da pişman yazdıklarıma. ‘Doğamız gereği arınmamışsak, kurtulmayacağımız sorular vardır ama.’ Diyor, Franz Kafka. Kaosun gürültüsünü yüreğimizin önünde hissettiğimiz bir sınavdan geçerken Paris ile , kopya çekmiş çocuk kurnazlığıyla ne çok ezberleyemediğimiz cümleler kurduk bu günlerde. Unutulmaya yüz tutmuş alfabelerin yabancı kavramları arasında, kurşunlardan uzak kadife koltuklarımıza gömülüp esnediğimizle kalmayıp, yeni arabasını, yeni sevgilisini ve her gün yediği yemeği paylaşan cömert bir ortamda, savaşı takip etmeyi becerebildiğimiz olağanüstü bir zaman diliminden geçiyoruz. Her kuşu kendi iklimine uçuran hayatın bahar günleri es geçmişse bizi, takılmışsa yüreğimiz yerde duran acılara, herkesin bir söz hakkı olmalı kanımca…

Üşümüş kedi yavruları gibi yakarışlarına aldırmadan, çocukları uykudan uyandıran huzursuz bir rüya gezerlik hayatımıza karşı bağdaş kurmuşken, dervişin sırtındaki çul kadar yoksul kelimelerle de olsa tarif edebilmeliyiz dünyayı. Çünkü hayatın karşı yakasında uykusuz sarhoşları toplayan şehirler diziliyor ardı sıra.

Yüksek dozdaki müzik, dalgınlık mertebesi ile şereflendiriliyor. Ağırlaştırılmış sabahlara mahkûm edildilmiş hayatlar anlam vermekle elbette zorlanırlar bizim dünyamıza. Ama zaman kavramı kelimeler kadar hızlı ilerlemiyor. Cümleler tarihleri kurup yıkıyor. Ses dalgasının kilitlendiği vakitte, kendisine dönmez bir türlü palavracı lisanlara dönüyor. Derken, kapında artık bir işe yaramayan posta kutusu kadar pas biriktirirsin içinde. Düdüksüz hakemler tarafından yönettilen maçta, çelme atıla atıla korner çizgisine kadar sürüklenmiş bir halkın itirazlarını etraftan gelen gürültüler bastırıyor. Korner tam sınır çizgisidir ve bir halkın çığlığı arasında sirenler dökülüyor art arda. Sonra Kızılderili bir suskunluk sararken beni çıkar gelir Hiroşima ve Nagasaki. Ve hala yaralı ciğerlerinden öksürürken Vietnam ve Şili’ de Victor Jara sallanırken stadyumdaki alkışlar arasında, Irakta Noel ağacına benzeyen pilotların eğlenceli günlerinde radyasyon yağarken başımıza, Vietnam’ daki milyonlarca ölünün başına dökülen bombalar, Yugoslavya tarihe karışırken,felaketimiz olan 12 eylül’de Türkçe ekmek istemek zorunda kaldığımızda, çocuklar iyi iş yaptı diyen Amerikalı generallerin ve her gün kendisine taze ölümler toplayan silah sektörü, petrol sektörünün adıdır emperyalizm.

Şimdi gurbet yaşamış ben mi haksızım bunları söylemekle yoksa bu olanları reva gören golf sahalarının kadife yumuşaklığında hafif sözler düzen dev şirketlerin devasa bankalarda tutulan borsası mı? Kim oynadı bir halkın kodlarıyla?

Kim hortlattı Kerbelayı? Kim bu canavarları besleyip silahlandırdı? Kimin barutudur alnımıza nişan alan silahlardaki? Coğrafyasında her evde susmuş bir fotoğrafı çerçeveleyip gözyaşı döken bir annenin beduasımıdır hayat?

Yanardağın sönmüş korkunç hali gibi ardında sefil halklar bırakan bu canavarların, son birkaç yüzyılın tarih sayfalarında çarşaf çarşaf kirli yüzleri vardır.. Geçmişte ciğerlerimde öksürük gibi iz bırakan bir makale okumuştum. Bir gazeteci dışişleri bakanına şu soruyu yöneltiyordu: “Irak’a uyguladığınız ambargo yüzünde bir kaç yılda 300 bin çocuk öldü, sizce değer mi?” Cevap hala salıncaklar sallar yüreğimde. “Eğer Birleşik Devletlerin çıkarı varsa evet!” Kim öldürdüyse o güzelim çocukları, kim bilediyse katillerin bıçağını, Kim unutmanın sarhoşluğuyla dost derse desin, kim entelektüel methiyeler düzerek alenen savunma utanmazlığına soyunmuş olursa olsun bunları, mağdur bir halkın ferdi olarak başka halkların felaketi olmuş kapitalizm Paris katliamının adıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.